Ahsen-ül Amel
Ahsen-ül Amel

RİSALETE GİDEN YOL ve İLK VAHİY | Siyer-i Nebi

Peygamber Efendimizin risalete hazırlanış süreci: Ümmî oluşu, el-Emin olarak tanınması, Hira’daki arayışı ve insanlık tarihini değiştiren ilk vahiy.

Resûlullah’ın hayatında bu büyük dönüşüm bir anda ortaya çıkmış değildi. Onu vahye götüren süreç; karakteri, yaşadığı toplum ve gözlemleri, iç dünyasındaki arayış ile yavaş yavaş şekillenmişti.

Ümmi Oluşu

Peygamber Efendimiz “ümmî” olarak yetişmişti; yani okuma ve yazma öğrenmemişti. Bu durum, o dönemin Mekke toplumu düşünüldüğünde aslında olağan bir durumdu. Çünkü o yıllarda kurumsal bir eğitim sistemi yoktu. Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça sınırlıydı ve öğrenim çoğu zaman aile içinde ya da yazı bilen birinden bireysel olarak ders almak yoluyla gerçekleşirdi.

Kullanılan yazı da bugünkü Arap yazısının erken bir formuydu ve Nabatî yazısından etkilenmişti. Yazı genellikle ticaret kayıtları, şiir metinleri ve önemli anlaşmalar için kullanılırdı. Bunun dışında toplum hayatı büyük ölçüde sözlü kültüre dayanıyordu.

Ticaret yapan insanlar hesaplarını çoğu zaman basit kar-zarar hesaplarıyla yürütürlerdi. Büyük anlaşmalar ve resmi metinler katipler tarafından yazıya geçirilse de, borçlar ve sözleşmeler çoğu zaman hafızalara emanet edilirdi. Her olay satırlara değil, hafızalara kaydedilirdi. Bu nedenle o toplumda hafıza oldukça güçlüydü.

Sözlü kültürün ve güçlü hafızanın hâkim olduğu bu ortam, ilerleyen yıllarda Kur’ân’ın ezber yoluyla korunmasının toplum tarafından kolayca benimsenmesine de uygun bir zemin hazırlamış görünmektedir.

Kâbe’nin Yeniden İnşası ve Hacerü’l-Esved

Efendimiz (a.s.m.) 35 yaşına geldiğinde Mekke’de önemli bir olay yaşandı. Kâbe’nin duvarları zamanla zarar görmüş ve yenilenmesi gerekmişti. Bunun üzerine Kureyş kabileleri bir araya gelerek Kâbe’yi baştan aşağı tamir etmeye karar verdiler.

Her kabile bu işe hem maddi destek verdi hem de bizzat çalıştı. Peygamber Efendimiz de bu çalışmalara katıldı ve diğerleriyle birlikte taş taşıyarak Kâbe’nin yeniden inşasında yer aldı.

İnşaat tamamlanmak üzereyken önemli bir mesele ortaya çıktı: Hacerü’l-Esved taşını yerine kim koyacaktı? Bu taş Kâbe için büyük bir sembolik değere sahipti ve her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. Tartışma büyüdü ve neredeyse kabileler arasında çatışma çıkacak noktaya geldi.

Sonunda şöyle bir karar aldılar: Harem kapısından ilk giren kişinin hakemliğine başvuracaklardı.

Kapıdan içeri giren ilk kişi ise Resûlullah oldu. Onu görünce herkes rahatladı ve şöyle dediler: “Bu el-Emin’dir. Onun hükmüne razıyız.”

Peygamber Efendimiz yere bir örtü serilmesini istedi. Hacerü’l-Esved taşını bu örtünün ortasına koydu ve her kabileden bir temsilcinin örtünün kenarından tutmasını söyledi. Hep birlikte taşı kaldırdılar. Taş yerine yaklaştığında ise Resûlullah onu kendi eliyle yerine yerleştirdi. Klasik siyer kaynaklarında bu ayrıntı yer almaz. Ancak olayın akışı düşünüldüğünde, her kabilenin temsilcisinin örtüyü birlikte kaldırması adeta sözlü bir vekâlet gibi olmuş; böylece Resûlullah taşı yerine koyarken her kabilenin temsilcisi olarak hareket etmiş ve hepsi bu şereften pay almış görünmektedir. Bu durum Risalet'in her milletin vekili olarak şekillendiğini gösteren önemli bir hikmet oldu.

İnziva ve Arayış

Kâbe yenilenmişti. Peygamber Efendimiz de diğerleriyle birlikte bu inşaatta çalışmıştı. Allah’ın evi daha düzenli ve güçlü yapıda ayağa kalkıyordu ama kalpler aynı dağınıklıkta ve kirlilikte kalmıştı. İnşaat tamamlandıktan sonra Kâbe’nin içi ve çevresi yine putlarla dolduruldu. Hatta bazı rivayetlere göre putların sayısı oldukça fazlaydı. Belki de yeni ve daha güzel bir bina olması sebebiyle putlar daha süslü hâle getirildi.

Resûlullah’ın kalbinde bu manzaranın nasıl bir his uyandırdığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak Allah’ın evi için yapılan bir çalışmanın ve kendisinin de Allah rızası için bil-fiil çalışmasının ardından, o evin bu şekilde tekrar putlarla doldurulduğunu görmek onun gönlünde derin bir burukluk oluşturmuş olabilir.

Belki de bu tür sahneler, onun kalbinde zaten var olan hakikat arayışını daha da derinleştirdi. Ki böylece; 35-40 yaşları arasında zaman geçtikçe ticareti azaltmaya ve sosyal çevreden uzaklaşmayı arttırmaya başladı. Bu arayış ve uzaklaşma isteği onu Mekke’nin dışında bulunan Hira mağarasına yönlendirdi.

Bu mağarada zaman zaman inzivaya çekiliyor, günlerce tefekkür ediyor ve Rabbine yöneliyordu. O dönemde Ramazan ayı Araplar arasında zaten özel kabul edilen zamanlardan biriydi. Resûlullah da bu ayda tefekküre daha fazla yöneliyor ve Hira’da daha uzun süre kalıyordu. Mekke’nin karmaşasından uzak bu sessiz ortamda, toplum içinde yaşayamadığı derin tefekkür halini yaşayabiliyordu.

Bu dönemde bazı sahih rüyalar görmeye başladı. Gördüğü rüyalar sabah aydınlığı gibi doğru çıkıyordu. Bu durum onun iç dünyasındaki arayışı daha da derinleştiriyor, kalbinde yeni bir kapının açılmak üzere olduğunu hissettiriyordu.

İlk Vahiy

Bir gece yine Hira mağarasında bulunduğu sırada insanlık tarihini değiştirecek olan an gerçekleşti. Cebrâil (a.s.) geldi ve ona şöyle dedi:

- Oku!

Resûlullah ise okuma bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Cebrâil onu sarıp bıraktı ve tekrar “Oku” dedi. Bu durum birkaç kez tekrar etti. Ardından şu ayetler indirildi:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.”Alak Suresi, 1-5

Böylece ilk vahiy verilmiş oldu.

Resûlullah bu büyük hadisenin ardından derin bir heyecan ve sarsıntı içinde Hira’dan indi ve evine geldi. Yaşadıklarını Hz. Hatice validemize anlattı. Hem yaşadığı şaşkınlığı, hem de bu büyük görevlendirme karşısında kendisine karşı duyduğu endişeyi bildirdi.

Hatice validemiz onu teselli etti ve şöyle dedi:

- Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yüklerini çekersin, yoksula verir, hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunursun, misafiri ağırlarsın, bir felakete uğrayana yardım edersin.

Böylece insanlık tarihini ve asıl merkez olan Kabe çehresini değiştirecek olan risalet başlamış oldu.

kabe, hira, ilk vahiy

Bir Tefekkür

Kur’ân’da birçok peygamberin hayatında görülen bir sünnetullah vardır: Büyük görevler bir anda verilmez; önce kalpler hazırlanır, karakterler olgunlaştırılır ve zaman olgunlaştığında görev başlar. Resûlullah’ın hayatına bakıldığında da benzer, üç aşamalı bir hazırlık süreci görülür.

1. Zihnin Hazırlanması: (Ümmi Oluşu)

Resûlullah’ın okuma yazma öğrenmemiş olması ilk bakışta bir eksiklik gibi görülebilir. Fakat risalet açısından bakıldığında bu durum önemli bir hikmete işaret eder.

O, herhangi bir insanın öğretisiyle şekillenmemişti. Herhangi bir metnin öğrencisi değildi. Ne bir filozofun takipçisi ne de bir din adamının talebesiydi. Zihni, insan ve metin kaynaklı bir öğretiyle doldurulmamıştı. Kendisine vahyedilecek tüm hakikatlere teslim olabilecek duru bir haldeydi. Sonuçta ilmin gerçek sahibi Allah’tır ve onu dilediğine, dilediği yollar ile kendisi verir. Allah da bu en güzel kulu (a.s.m.) üzerinde bu hikmetini göstermektedir.

Ayrıca ilk vahiy geldiğinde ortaya çıkan hakikat, insanların zihninde şu soruya yer bırakmadı:

“Bunu bir yerden öğrenmiş olabilir mi?”

Ümmî oluşu, risaletin kaynağının insan değil Allah olduğunu daha açık gösteren bir zemin hâline geldi.

2. Toplumsal Güvenin Hazırlanması: (“el-Emin” Oluşu)

Risalet ilan edilmeden önce Resûlullah toplum içinde güvenilirliği ile tanınan biriydi. Ona “el-Emin” deniliyordu. Kâbe’nin yeniden inşası sırasında yaşanan Hacerü’l-Esved meselesi bu güvenin en açık göstergelerinden biri oldu. Kabileler arasında neredeyse çatışmaya dönüşecek bir tartışma onun hikmetli çözümüyle sona erdi.

Bu olay, henüz peygamberlik ilan edilmeden önce bile toplumun onun hükmüne razı olduğunu gösteriyordu. Yani risalet geldiğinde insanlar tamamen tanımadıkları birine değil; yıllardır dürüstlüğünü ve adaletini gördükleri bir insana kulak vermek durumunda kalacaktı.

3. Kalbin Hazırlanması: (İnziva İsteği ve Hira)

Resûlullah toplumun içinde yaşayan bir insandı; fakat kalbi toplumdaki putperest düzenle tam bir uyum içinde değildi. Mekke’deki hayat akıp giderken onun içinde derin bir arayış büyüyordu. Bu arayış onu zamanla yalnızlığa ve tefekküre yönlendirdi. Hira mağarasına çekilmesi, aslında kalbinin hakikati arayan yönünün bir sonucuydu.

Orada uzun saatler boyunca düşünür, Rabbine yönelir ve Mekke’nin gürültüsünden uzak bir tefekkür hali yaşardı. Gördüğü sahih rüyalar da bu iç hazırlığın bir parçası gibiydi. Sanki kalbi yavaş yavaş daha büyük bir hakikati karşılamaya hazırlanıyordu.

Fakat ilk vahiyden sonra yaşadığı şaşkınlık ve korku, peygamber olacağını önceden bilmiyor veya beklemiyor olduğunu göstermektedir. Resûlullah Hira’ya peygamber olmak için gitmiyordu. O yalnızca hakikati arıyordu. Bunu da çok ishlaslı bir fiili dua ve kavli dualar ile yapıyordu. Ve bir gece o dualara ummadığı bir cevap geldi.

Nitekim, Kur’ân’da şöyle bir ayet vardır:

"Sen, bu Kitab'ın sana vahyolunacağını ummuyordun."Kassas Suresi, 86

4. Görevin Verilmesi: (Oku!)

BÖLÜM 4: KUTLU DOĞUM'DAN ÖNCESİ yazısında belirttiğim gibi, o zamanlar müşrikler Allah'ı ve yaratıcı olduğunu biliyorlardı. Ama onlara göre Allah çok uzaklarda ve insanın ulaşabileceği bir yerde değildi. Üstelik dünya hayatı ve toplumsal olayların dışında düşünülürdü.

Peygamberimiz, Hira mağarasında kainat ve dünya hayatı üzerine tefekkürler ve okumalar yaparken; gelen ilk ayetler, bu okumaları ne yönde yapması gerektiğini göstermektedir. Bu ilk ayetler Peygamberimize; Allah'ın dünya hayatından uzak olmadığını, aksine olayların merkezinde olup olayları birebir kendi kudreti ile yarattığını vurgulamaktadır.