Bazen nükteli bir hikâye duyarız ve güleriz. Ama bu gülüşün arkasında, bize dokunan bir taraf vardır. Yakın zamanda, bir çok milletin kendi tarzına ve kültürüne uyarladığı, bazen aile buluşmalarında büyüklerin anlattığı, böyle bir hikaye ile karşılaştım. Ben de bu hikayi kendi tarzımca aktararak, içindeki nükteyi kardeşliğimize dokundurmak istiyorum.
Üç Budala
Eski zamanlarda; gezgin bir adamın yolu bir köye varır. O köyde, çeşme başında bir kız görür ve gönlü düşer. Herhalde gezginlikten gönlü yorulmuş olacak ki, evlenmek ve bir beldeye yerleşmek fikri aklına gelir. Sorup soruşturur ve kızın evine varır. Misafir edilir, evlenmek istediğini söyler ve memnuniyetle karşılanır.
İlk başta ailede bir sıkıntı da görünmemiştir. Ama nedense evin kızı, duvarda çiviye asılı olan babasının baltasını görünce, ağlamaya başlar. Annesi ne olduğunu sorar. Kız da cevap verir;
- Ben bu bey ile evlenirsem, sonra çocuğumuz olursa, evladımız daha yeni yeni yürürken duvara yaklaşır da, bu balta çividen kurtulup kafasına düşerse... Ben bu evlat acısına nasıl dayanırım!
Gezgin adam şaşırır ama tepki vermez. Fakat bunu duyunca, annesi de başlar dizini dövmeye ve feryat figan ağlamaya;
- Vay küçük kuzuma! Başımıza bu mu gelecek? Ahh kızım, daha kokusuna doyamadan yavrunu toprağa mı vereceksin?
Gezgin adam daha da şaşırır, belki babanın bir uyarı çekmesini bekler. Fakat bu sefer de baba başlar göğsüne vurarak ağlamaya;
- Vah ki vah torunuma. Ben ne ettim. Elim kırılaydı da o baltayı oraya asmayaydım!
Böyle olunca gezgin adam dayanamaz; baltayı asılı olduğu yerden alır, ahıra götürüp bırakır. Aile sevinir, mustakbel damatları ile gurur duyarlar. Fakat adam "ben nereye düştüm" diye iç geçirir, evlenme isteği söner. Baba hemen nikah beklerken, adam şöyle der;
- Ben gezginim, yerimde duramam. Yine uzun bir yola vurayım kendimi. Eğer sizden daha budala üç kişi görürsem, gezginliği tam bırakıp gelirim ve kızınızla evlenirim.
Böylece adam uzunca bir yola çıkar. Bir beldeye varır. Belde girişinde yaşlı bir kadın görür. Yaşlı kadın, evinin damına merdiven dayamış, ineğini dama çıkarmaya çalışmaktadır. Adam, kadına neden böyle yaptığını sorar. Kadında da cevap verir;
- İneğim açtır. Evimin çatısını da yıllar boyunca, çok güzel ot kapladı. Bari ineğimi çıkarayım da, bu otları yesin.
Gezgin adam, otları yolup aşağı atmanın daha kolay olduğunu söylese de kadın kabullenmez. Adam içinden "Bu, o aileden de budala" diye geçirir.
Sonra uzun uzun yoluna devam ederken bir kasabaya varır. Orada bir han odasında gecelemek ister ve odada bir kişi daha uyumaktadır. Adam geceyi geçirir. Sabah olunca aynı odada kalan diğer kişinin zıplayıp durması ile uyanır. Diğer adam, pantalonunu sandalyeye asmış, zıplayıp içine girmeye ve böylece pantalon giymeye çalışmaktadır. Giyemedikçe bir daha denemektedir. Gezgin adam, o aileden daha budala ikinci kişiye de denk geldiğini anlamıştır. Kendi pantalonunu normal şekilde giyerek, o kişinin şaşkın bakışları arasında odadan çıkar.
Yoluna yine devam ederken, bir köye denk gelir. Oradaki insanları gece vakti ve telaşla, tırmıklar ve küreklerle, bir su göletini eşelerken görür. Şaşırır ve ne yapmaya çalıştıklarını sorar. Onlar da gayet ciddi ve birazda kızgın şekilde cevap verirler;
- Görmez misin? Ay, suya düşmüş. Onu çıkarmaya çalışıyoruz!
Olaylara hiç karışmadan uzaklaşır. Böylece adam, daha budala üçüncü karşılaşmayı yaşadığını kabullenir ve kızın köyüne geri döner. Söz verdiği gibi de kızla evlenir ve o beldeye yerleşir.

Bu hikâyeden genelde şu dersler çıkar:
- Kimseyi küçük görmemek
- Büyük konuşmamak
- Nasibe razı olmak
Ama belki de hikâyenin asıl söylediği şu:
- İnsan, kusurludur.
Dolayısıyla, bu hikayedeki nükteye benzetme yaparak, biz müslümanların bir halinden bahsetmek istiyorum.
Bir müslüman, bazen bir cemaat ve mensuplarının güzel hallerini görür ve etkilenir. Bu müslüman:
- Ya milyonlarca kardeşimiz gibi bir cemaate mensup değildir, belki onlara katılma ve kardeş olma isteği gelir,
- Ya da zaten başka bir cemaattedir, ama bu güzel insanlarla muhabbet kurup kardeş olma isteği gelir.
Bu niyetlerle bir-iki misafirlik de gerçekleşir.
Ama malesef, günümüz cemaat mensuplarının kendi içlerindeki anlatılar biraz mecaz, teşbih ve abartı üzerinedir. Öyle olunca bu misafir gelenler bir süre sonra şaşırır, "bunlar neler söylüyor böyle" der ve bir çoğu tekrar gelmemek için bahane arar.
Hikayedeki aile tarafından bakınca;
- Cemaat içi sözleri abartıp, her geleni aynı zihni yaşayacak sanarak anlatıp birbirimize karşı kötü algı oluşturmaya gerek var mı?
- Üstelik zaten dertlerden daralmış gönüllere İslam'daki huzur ve mutluluğu aşılamaktansa; dünyanın sıkıntısını ahiretin endişesine harman edip, "ahh" lar ve "vah" lar ile sohbet anlatmaya gerek var mı?
Hikayedeki gezgin tarafından bakınca;
- Sonuçta hangi cemaat olursak olalım, Allah (c.c), Resulullah (a.s.m.) ve Kur'an gibi gayet akli ve mantıki inançlarımız var. Bu sarsılmaz nice hakikatleri bırakıp da, sadece cemaat içi birkaç abartılı sözleri nazara alarak kardeşliğimizden uzak durmaya gerek var mı?
- Ayrıca müslüman milletlerin dışına çıkıp da diğer inanç topluluklarını bir gezsek; onların bir çok inançlarının bizim müslüman kardeşimizin abartılı sözlerinden de hatalı olduğunu görürüz. Hatta onların neye taptıklarını gördüğümüzde bizi acayip derecede şaşırtır. O halde şimdi dönüp, birbirimizle kardeş olmamız gerekmez mi?
Evet, bu hikayeye bakınca; "müslümanlar ile kardeş olmak" her şeyi onaylamak değildir. Ama:
- İnsanın -dolayısıyla müslümanların da, bizim de- eksik olacağını bilmektir,
- Üslupların farklı olacağını kabul etmektir,
- Kusurlarımız yüzünden birbirimizden ve kardeşliğimizden vazgeçmemektir.

Yorum Gönder