Halk arasında sık söylenen "ne ararsan onu bulursun" sözü, aslında insan zihni hakkında derin bir gerçeğe işaret eder. Çünkü insan zihni çoğu zaman tamamen tarafsız çalışan bir araç değildir. Bir fikre yöneldiğinde, o fikri destekleyen işaretleri daha kolay görmeye başlar.
Psikolojide bu durum motivasyonlu düşünme (motivated reasoning) ve onaylama yanlılığı (confirmation bias) kavramlarıyla açıklanır. Yani insan çoğu zaman hakikati değil, kendi yöneldiği fikri güçlendiren verileri arar. Üstelik bir fikir üzerinde uzun süre yoğunlaşırsa, o fikri destekleyen işaretleri daha fazla görmeye başlar.

Bu eğilim sadece sıradan insanlara ait değildir. Bir din âlimi de, bir bilim insanı da, hatta bir filozof da bu psikolojik eğilimin tamamen dışında değildir. İnsan zihni çoğu zaman farkında olmadan kendi yöneldiği düşünceyi destekleyen yollar açar.
Örneğin bir bilim insanı belirli bir teori üzerinde yoğunlaşmışsa, elde ettiği verileri çoğu zaman o çerçevede yorumlama eğilimi gösterebilir. Bu durum bilim tarihinin birçok döneminde görülmüştür. Aynı şekilde bir inanç sahibi de kendi inancını doğrulayan yorumları daha kolay benimseyebilir. Bu yüzden mesele sadece bir fikir meselesi değil, aynı zamanda insan zihninin nasıl çalıştığı meselesidir.
Buna verilebilecek somut örneklerden biri Evrim Teorisi tartışmalarıdır.
Kimileri teolijiden ve inançtan bağımsız bir yol aramayı tercih eder ve evrim teorisini canlıların ortaya çıkışını açıklayan güçlü bir bilimsel model olarak görür. Bu araştırmacılar doğadaki benzerlikleri doğal süreçlerin sonucu olarak yorumlayabilir. Bu gibi kesimler milyonlarca yıl önceki olay ihtimallerini, milyarda bir olasılıklar ile düşünmeyi/tefekkür etmeyi bilimsel olarak görürken; kendilerine söylenen yaratılış fikrine dair akli ve mantıki delilleri "teolojik" ve bilim dışı olarak ifade edip zihinlerinin önüne peşin set çekerler. Kendilerini bu düşünme metodlarına katı bir şekilde kapattıkları gibi, diğer herkesi kendi düşünme metodlarına gelmemelerine de suçlama getirebilmektedirler.
Müminler açısından bakıldığında ise insanın yaratılışı Allah tarafından açıklanmıştır. İnsan, mahlûkatla aynı maddelerden yaratılmış olsa da, ayrı bir varlık olarak ve “ahsen-i takvim” yani en güzel kıvamda yaratılmıştır. Bu nedenle canlılar arasında bazı benzerliklerin bulunması şaşırtıcı değildir. Çünkü bir mümin aynı benzerlikleri ilahî yaratışın ve hikmetin bir parçası olarak görür. Sonuçta insan yoklukta, bir anda (ki belki melekler dahi böyledir) yaratılmamıştır. İnsan, zaten önceden yaratılmış olan aynı kainat maddelerinin birleştirilmesi ile hızlı bir vücut verilmiş, yine zaten var olan "Ruh" içerisinden üflenmiş, akıl ve irade verilerek hayat bulmuştur. Vücut ise, insanın varlıksal bütünlüğünün sadece bir kısmını oluşturur.
Sonuçta şu ayetler; canlı bir varlığı, içinde aynı fiziki maddeler bulunan cansız bir cisimden, hızlı bir vücut dönüşümü ile yaratmayı göstermektedir:Bunun üzerine Mûsâ asâsını yere attı. Bir de baktılar ki apaçık bir yılan oldu!A'raf Suresi, 107
Burada ilginç olan şey şudur: Aynı gerçeklik karşısında farklı zihinler, farklı anlamlar yükleyebilir.
Ayrıca bu durum bize eski bir kıssayı hatırlatır.
Rivayetlerde anlatıldığına göre İblis, Hz. Âdem’e (a.s.) secde etmeyi reddetmeyi kafasına koymuş ve delil için yaratılış maddesine bakarak bir kıyas yapmıştır. Yani ateşten yaratıldığını söyleyerek kendisini üstün görmüş ve toprağın daha aşağı bir madde olduğunu düşünmüştür. İblisin dilinden bu ifadenin manası şudur (o zamanki varlık türlerine bakarak):
- Eğer nurdan yaratılsaydı melek türü olurdu, ateşten yaratılsaydı cin türü olurdu. Fakat topraktan yaratılmışsa ancak hayvan türü bir varlık olur. Cinler de hayvanlardan üstündür, dolayısıyla benim ona secde etmem doğru değildir.
Buradaki hata, insanın değerini sadece maddî kökenine bakarak ölçmeye çalışmaktı. Belki de şuan bile onun tüm çabası, bu kendi teorisini ispatlamak içindir. Dolayısıyla bu gibi fikirler ile insan kendisini hayvanlar ile bir tutar ise, bilmeden onu destekler ve bu durum -malesef- İblis'in çok hoşuna gider.
Kur’ân ise insanın ahsen-i takvim üzere yaratıldığını bildirir. Yani insanın değeri sadece maddesinden değil; ona verilen ruh, akıl, irade, vazife ve sorumluluktan geldiğini ifade eder. İnsanın en büyük vazifesi de, Allah'ı tanıttıracak en "kamil" bir varlık olmasıdır.
Fakat Evrim destekçileri, Allah'ın bildirdiği yaratılış şekli harici fikirleri destekleyecek delilleri ve benzerlikleri bulmak için çalışıp durmaktadır. Onlar da kendilerine göre delilleri elbette bulmaktadır. Bu noktada aslında, onlar da bu fikirleri elde etme istekliğine karşı (bizlere saygı gösterdikleri nisbetince) saygıyı hak ederler. Allah'ın kudreti ve hikmetini düşününce, (hepsi olmada da) bazı mahlukatın onların teorisine paralel olarak yaratılması muhtemeldir. Böylece asıl düşmanlığı ve şiddetlisini, insana her türlü fitneyi üflemeye çalışan İblis'e yapmalıdır.
O (Allah) yaratmanın her türlüsünü bilir.Yasin Suresi, 79
Dolayısıyla bütün bu tartışmalar, insan zihninin çoğu zaman hakikati değil, aradığını bulmaya meyilli olduğunu gösterir. Kur’ân’da bu duruma işaret eden dikkat çekici bir ifade vardır:
"Yeni bir sure indirildiğinde onlardan / inkârcı münafıklardan bazıları: 'Bu inen kısım hanginizin imanını artırdı acaba?' diyerek vahyi küçümserler. Ama bu, iman edenlerin imanını, yakinini artırır ve onlar sevinip birbirlerini müjdelerler."
"Fakat o sureler, kalplerinde küfür ve nifak hastalığı bulunanların inkârlarına inkâr kattı ve onlar kâfir olarak öldüler.”Tevbe Suresi, 124-125
Yani Kur'an, birinin kendisinde ne aradığına göre; iman edenlerin imanını artırır, inkâr edenlerin de inkârını artırır. Aynı bilgiyle karşılaşan iki insan, zihnindeki yönelişe göre farklı sonuçlara ulaşabilir. Hakikat arayan hakikati görür; çelişki arayan çelişki görür.
Bu durum sadece başkaları için değil, biz müminler için de geçerlidir. Bazen bizler de kendi fikirlerimize o kadar bağlanırız ki hakikati aramak yerine, o fikirleri doğrulayacak deliller toplamaya başlayabiliriz. Bu fikirler ve elimize geçen "deliller", bazen diğer müslüman kardeşimize karşı kullanılmakta ve kendimizi üstün görme eğilimine girmek için kullanabilmektedir. Kur'an bize her zaman akletmeyi, düşünmeyi ve daha doğru olanı idrakm ttiğimiz anda -takva gereği- daha doğru olana dönmeyi söylemektedir.
Bu yüzden, ilim ve kardeşlik meseleleri olunca, müslümanlar arası tartışmalarda gösterilecek en önemli haslet tevazu ve hüsn-i zan'dır.
Yani bir mesele hakkında ulaştığımız sonucu mutlak ve tartışılmaz görmek yerine, kendi zihnimizin sınırlı olabileceğini hatırlamak gerekir. Ayrıca diğer müslümanların farklı sonuçlara ulaşmasının her zaman kötü niyetten kaynaklanmadığını da düşünebiliriz. Çoğu zaman insanlar sadece farklı bir zihinsel yolculuktan geçmektedir. Varsa içimizde bir duygu yükselmesi, burda da her zaman "eüzü billahi mineşşeytanir racim" diyelim ve asıl düşmanlığı İblis'e yapalım.
Son olarak hakikati arayan bir insan için belki de en önemli soru şudur: Gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa sadece kendi fikrimi doğrulayacak delilleri mi arıyorum?

Yorum Gönder