Yüzyıllar içerisinde Mekke şehri kurulmuş, canlı ve geniş bir şehir halini almıştı. Kabe ile Hz. İbrahim ve Hz İsmail (a.s) hatıraları sayesinde; Mekke dini ve ticari bir merkez haline gelmişti. Orada yerleşik olan halk zamanla Kabe ve çevresini düzenleyip korumuştu. Ama içlerinde batıl inançlar yaygındı ve Zemzem Kuyu'su bilinmşyordu. Su sıkıntısına rağmen Kabe, daha o zamanlarda insanları kendisine çekerdi.
Toplum Yapısı ve İnançları
Mekke, merkezi bir kabile düzeni içerisindeydi. Şehrin hakimi ise Kureyş Kabilesi idi. Kureyş kabilesi özellikle "Biz İbrahim'in soyundanız" iddiasını taşıyordu. Siyasi olarak güçlü, ticari olarak örgütlü, dini olarak İbrahimî mirasın taşıyıcısı olduğunu iddia eden bir kabileydi.
Araplar içerisinde daha o zamanlardan Kabe'nin kutsallığı tartışılmazdı. Hz. İbrahim’i Kâbe’nin banisi, Hz. İsmail’i Mekke’nin atası sayıyorlardı. Hac, kurban, tavaf gibi ibadetlerin aslı Hz. İbrahim’den kalmaydı. Kabe’nin hizmetleri (hac düzeni, su dağıtımı, misafir ağırlama) Kureyş kabilesinin elindeydi. Kutlu doğumdan 150 yıl kadar önce, basit de olsa Kabe üzerinden bir onarımda ve desteklemede bulundular.

Araplar, bir yaratıcı olduğuna inanıyorlardı. Üstelik adı da yine Allah'tı. Bunu Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'den dolayı biliyorlardı. Fakat mesele “haber yoktu” değil, mesele bilinen bir hakikatin bozulmasıydı. Hz. İsmail'den itibaren uzun zaman geçmesi ve içlerinden henüz yeni bir peygamber çıkmaması nedeni ile itikadlar bozulmuştu.
“Onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ desen mutlaka ‘Allah’ derler.”Lokman Suresi, 25
Onların nazarında Allah çok uzaklarda, ulaşılmaz bir yerdeydi ve hayatın merkezinde değildi. Bu nedenle (haşa) Allah'a ortaklar itham ediyorlardı. Putlar da, Allah’a yaklaştıran somut aracılar olarak görülürdü.
“Biz onlara, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”Zümer Suresi, 3
Böylece aracılar kutsallaştı, her kabile kendi putunu oluşturdu. Putlar kimlik, güç ve menfaat haline geldi. İnançları da yaklaşık şu şekildeydi;
- Yaratma Allah'ın,
- Rızık yarı Allah'ın,
- Hüküm kabile reisinin,
- Ahlak gücün ve menfaatin,
- Korku, saygı ve ibadet de putların elinde düşünülürdü.
Mekke şehrinin gücü ticaretten geldiği için, Yahudiler ve Hristiyanlar da şehirde sıklıkla bulunurdu. Ama Mekke yerlilerini etkileyemediler. Çünkü onlar içlerinde bulundukları inançlarda katıydılar. Bu katılık sayesinde Allah'ı, Beytullah'ın kıymetini, Hz. İbrahim ve İsmail'i unutmadılar ama tevhidi ve itikadları bozmuştular. Yanlış din ve inançlarını gelenek ve alışkanlık üzerine devam ettiriyorlardı. Dolayısı ile; kız çocuklarının diri diri gömülmesi, güçlünün haklı sayılması, kölelik, kadının mal gibi görülmesi gibi şeyler yanlış olduklarını bilerek yaptıkları şeyler değil, "doğru budur" düşüncesi ile yaptıkları şeylerdi.
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler.”Bakara Suresi, 170
Hanîfler
Yarım adada, tevhide yakın inançta olanlar da vardı. Fakat sayıları çok azdı. Bir ümmet veya cemaat oluşturmamışlardı. İnançları ise bir sistem değil, bir arayış üzerine idi. Bu arayış üzere diyar diyar gezdikleri de olurdu. Putlar ve şirkten bilinçli şekilde uzak dururlar, Hz. İbrahim’in dinini ararlar ve yeni bir peygamber beklentisi içindeydiler. Meşhur isimlerden biri Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'dir. O zamanlardan Zeyd b. Amr’ın şu sözü söylediği nakledilir: “Ben İbrahim’in Rabbine ibadet ederim. Lat’a, Uzza’ya secde etmem”.
Zemzem Suyunun Çıkarılması
Abdülmuttalib bin Haşim (Peygamberimizin a.s.m. dedesi) Kureyş kabilesinin, Haşimoğulları soyundandı. Bu soy zaman içerisinde saygınlık kazanmıştı. Kendisi tam Hanif inançda olmasa da, putlara tapmazdı. Duasını yalnız Allah'a ederdi. Kureyş reislerinden biri idi ama onun için hürmetli olan Kabe'nin kendisi idi. İçlerindeki putlara değer vermezdi ama henüz vahiy inmediği için ve düzen gereği, müdahale de etmezdi.
Bir gün Abdülmuttalib, daha gençken ve Mekke reisliği bulunmuyorken, birkaç gece üst üste aynı rüyayı görür. Rüyalarında kendisine sırayla: “Tayyibe’yi kaz, Berre’yi kaz, Maznune’yi kaz” denir. En sonunda açıkça “Zemzem’i kaz” denir. Ayrıca rüyasında kazacağı yer de tarif edilir. O yer Kabe'nin hemen yanındadır.
Abdülmuttalib, o sırada tek oğlu Hâris vardır ve onunla beraber kazmaya başlar. Mekkeliler de önce alay eder, “Atalarımızdan kalma böyle bir kuyu yok” derler. Sonra putlarına zarar gelir endişesi ile itirazlar da oluşur. Ama Abdülmuttalib kazdıkça önce kuyunun eski taş örgülerini bulur, sonra da suyun bulunmasına vesile olur.
Kureyş'in geri kalanı su üzerinde hak iddia eder. Abdülmuttalib “Bu bana verilen bir emanettir” der. Fakat mesele büyür, ara ara kavgalar olur. Bu sırada Abdülmuttalib'in tek oğlu olduğu ve destek anlamıda zayıf olduğu için üzülür. "Yemin ederim ki, Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe'nin yanında kurban edeceğim" der. Hükmü bağlamak için Şam'da oturan Sa'd bin Hüzeym hakem kabul edilir ve bir grup Kureyş ileri geleni ile yola çıkılır. Yolda sular tükenir ve yoldakiler ölüm ile burun buruna gelir. Hep birlikte dua ederler. Gereken suyu yine Abdülmuttalip bulur. Bu olağanüstü hâl üzerine Kureyşliler geri adım atar. Zemzem’in hizmeti tamamen Abdülmuttalib’e bırakılır.
Zemzem suyunun bulunması ve suya ulaşmanın kolaylaşması Kabe'nin hürmetini ve Mekkenin cazibesini daha da arttırır.

Fil Vakası
Yemen, bir süre önce Habeşlilerin (Aksum Krallığı) kontrolüne girmişti. Habeş kıralı da Ebrehe el-Eşrem'i Yemen'e vali olarak atamıştı. Habeşliler ve Ebrehe el-Eşrem dinlerini siyasallaştırmış bir Hristiyan'dı.
Ebrehe, yönetiminde olduğu Yemen'i ticaret merkezi yapmak istiyordu. Bunun önündeki engel ise Mekke şehirinin cazibe merkezi olması ve bunun Kabe sayesinde olmasıydı. Bu amaçla, önce Sana’da çok büyük masrafla çok büyük bir kilise (el-Kulleys) inşa ettirdi. Yani onun bu kiliseyi inşaa ettirmekteki amacı Allah'a ibadeti yaymak değil; rakip kutsal merkez oluşturup, haccı ve ticari ekonomiyi oraya çekmekti.
Ama inançlarında katı olan Araplar bu kiliseyi benimsemedi. Hatta bazı rivayetlerde, kiliseye hakaret edildiği ve gizlice kirletildiği anlatılır. Bunun üzerine Ebrehe kibirle ve gücüne güvenerek, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi.
Ebrehe, içinde savaş fillerinin de bulunduğu büyük bir orduyla Mekke’ye yürüdü. En meşhur filin adı rivayetlere göre Mahmûd'dur. Araplar fillerle daha önce hiç karşılaşmamıştı. Bu psikolojik olarak da çok sarsıcıydı. Üstelik askerî olarak karşı koyamayacaklarını biliyorlardı. Ebrehe'nin huzuruna, o zaman Mekke'nin en büyük reisi konumuna gelmiş olan Abdülmuttalib çıkabildi. Üstelik o da bambaşka bir sebep ileydi.
Ebrehe ordusu ile Mekke üzerine yürürken yolda Abdülmuttalib'in yaklaşık 200 adet develerini buldular ve çobanların ellerinden gasp ederek aldılar. Ebrehe, bir elçi gönderip açık açık, şehri istemediğini ama Kabe'yi yıkma amacında olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Abdülmuttalib görüşmek üzere Ebrehe'nin yanına geldi. Kureyş reisini karşısında bulan Ebrehe, belki antlaşma sunulacağını düşündü. Ama Abdülmuttalib'in talebi şu oldu:
- Develerimi istiyorum.
Ebrehe şaşırdı:
- Ben Kâbe’yi yıkmaya geldim, sen develerini mi istiyorsun?
Abdülmuttalib’in meşhur cevabı:
- Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de bir sahibi vardır; O, onu korur.
Bu söz de Abdülmuttalib’in tevhide yakın bir bilinçte olduğunu göstermektedir. Ebrehe Abdülmuttalib’in heybetinden, hüzünlü ama vakur duruşundan etkilenir. Üstelik inancına teslimiyeti karşısında cevap da veremez. Abdülmuttalib’e develerini geri verir. Ama Kabe'yi yıkma amacından vazgeçmez.
Mekke'liler Abdülmuttalib’in develeri ile geldiğini gördüler. Peşinden gelen bir ordu henüz yoktu. Abdülmuttalib’e ne yaşadığını sordular. "Develerimi istedim verdiler. Ama şehre saldırma amacından vazgeçmediler" dedi. Böylece Mekke'lilerin ümitsizliği devam etti ve şehri boşalttılar.
İlginçtir; korku ve endişe ile beklediler ama ordu da gelmiyordu. Birkaç gün geçince merakları da arttı. Bu sefer Abdülmuttalib’e "Sen içlerine gittin ve sana dokunmadılar. Tekrar gitsen ve durumu öğrensen" dediler. Abdülmuttalib de tekrar gitti ve kısa sürede geri döndü. Sordular ve şöyle cevap verdi: "Ne oldu ve ne yaşadılar bilmiyorum ama hepsi helak olmuş yerde yatıyordu. Sanki kesilip yere yatmış ekin dalları gibi görünüyorlardı". Sonrasında da şiddetli yağmurlar ve seller neticesinde ordunun ölüleri de süpürülüp temizlendi.
Yıllar ve nesiller sonra, bu olayın anlamı zayıflamış ve kulaktan kulağa aktarılan bir hatıraya dönüşmüşken, Kur’an’da şu şekilde hatırlatılır:
Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üstüne sürü sürü kuşlar gönderdi. O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.Fil Suresi, 1-5
Bu olay da Mekkelilerde Kâbe’nin kıymetini ve hürmetini artırmıştı; ancak gönüllerinde putlar hâlâ yerini koruyordu. Abdülmuttalib’in Allah’a olan bilinç ve teslimiyeti ise daha da derinleşmişti. Çünkü gördüğü rüya ile Zemzem’i bulması ve şahit olduğu Fil ordusu hadisesi, Allah’ın fiillerinin hayattan kopuk olmadığını ona hissettirmişti. Bu bilinç, ailesinde iz bırakan bir duruş hâline gelmişti.
