Nübüvvetten önce Peygamber Efendimiz boşlukta ve yalnız yaşamadı. Risalet de çorak bir beldede aniden ortaya çıkan bir olay değildi. O da insan ilişkilerinin ortasında; aile, akrabalık, dostluk, ticaret ve sosyal bağların içinde yaşadı. Çevresinde farklı ilişkiler kurduğu ve çeşitli şekillerde iletişimde bulunduğu birçok insan vardı.
Risaletten önce Resûlullah, çevresindeki bazı kişilerden etkilenmişti. Ama aynı zamanda daha o yıllarda birçok insanın kalbinde de derin izler bırakmıştı. Çevresindeki bir kesim ile de, ne nübüvvetten önce ne de nübüvvetten sonra birbirlerini etkileyemediler. İşte bu etkileşim sonucu, risaletten sonra insanlar üç kısıma ayrıldı;
- Kimi, zaten bildiği/hissettiği hakikatin adını duydu ve hemen teslim oldu.
- Kimi, gördüğü düzenin sarsılacağını sandığı için ilk başta korktu ve direndi, sonra teslim oldu.
- Kimi ise menfaatini kaybetmemek adına hakikate sırt çevirdi ve düşman oldu.
Bu bölümde, çevresinde bulunan kişilerin en meşhurlarından kısaca bahsederek, peygamberliğin ilanından sonra verilen çeşitli tepkilerin iç yüzlerini, az da olsa, tefekkür etmiş olalım.

Abdülmuttalib: (İtibarın ve Tevhid Sezgisinin Mirası)
Kureyş’in en itibarlı liderlerinden biriydi. Torununa (Resûlullah’a) duyduğu özel sevgi ve şefkat, daha çocuk yaşta onun toplum nezdinde saygınlık kazanmasına vesile oldu.
Putlara karşı mesafeli duruşu ve duasını yalnız Allah’a yöneltmesi, küçük yaştaki torunu üzerinde derin bir iz bıraktı. Bu tavır, hem annesi hem de dedesi vasıtasıyla Resûlullah’ın kalbinde tevhid hassasiyetinin erken yaşta yerleşmesine zemin hazırladı.
Ebu Talib: (Koruma Ahlâkı)
Maddî imkânları sınırlı olmasına rağmen, Resûlullah’ın bakımını üstlendi ve onu kendi evladı gibi sahiplendi. Bu, fedakârlığın ve sorumluluk ahlâkının canlı bir örneğiydi.
Nübüvvetten sonra da Peygamberimizi korumaya devam etti. Boykotlara, baskılara ve tehditlere onun (a.s.m.) için katlandı. İnancını açıkça ilan etmese de, fiilî korumasını sonuna kadar sürdürdü. Bu tavır, Resûlullah’ın ileride "kendisine sığınan herkesi koruma ahlâkında" önemli bir iz bırakmış görünmektedir.
Hz. Hatice: (Güvenin Teslimiyete Dönüşmesi)
Ticaret vesilesiyle Peygamberimizin eminliğini, doğruluğunu ve güvenilirliğini yakından gördü. Evlilik hayatında da bu ahlâkın zerre kadar değişmediğine şahit oldu.
Hayatı boyunca güçlü ve kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olan Hatice validemiz, zaten güvenebileceği bir karakter arıyordu. Resûlullah’ın ahlâkını ve vakarını gördüğünde, evliliği de ilerledikçe, yalnız malını değil tüm kalbini de teslim etti.
Bu yüzden nübüvvet haberini aldığı anda tereddütsüz iman eden ilk kişi oldu. Onun bu şekildeki teslimiyeti, Resûlullah’ın Allah’a olan teslimiyetine güçlü bir destek ve derin bir idrak eşliği oldu.
Evlatları: (Vahye Yabancı Olmayan Bir Ev)
Şefkatli bir baba ve teslimiyet sahibi bir annenin evinde büyüdüler. Babalarının ahlâkını ve bilinçli duruşunu en yakından gözlemlediler.
Putperestlik kültüründen uzak bir ailede ve ortamda yetiştiler. Bu nedenle nübüvvet haberi onlar için yabancı bir hakikat değildi; zaten içinde büyüdükleri ahlâkın tamamlanışıydı.
Hz. Ali: (Göz ve Zihin Aşinalığı)
Ebu Talib’in oğlu olarak Peygamberimizin ailesine çok yakın bir ortamda büyüdü. Babasının Resûlullah’a duyduğu hürmeti ve koruyuculuğu yakından gördü.
Aileden bir çocuk gibi o evde bulunurdu. Dolayısıyla Peygamberimizin evlatları neyi görüyorsa, o da aynı iklimde yetişti. Bu yüzden nübüvvet haberi geldiğinde, tereddüt etmeyenlerden oldu.
Hz. Ebu Bekir: (En Yakın Arkadaş)
Çocukluk yıllarından itibaren dosttular. Fıtratları birbirini çekmişti. Putlara tapmaz, içki içmez, insanlara yumuşak davranırdı.
O da çok konuşan biri değildi. Peygamberimizle bir araya geldiklerinde bazen sessizce otururlar; sözden çok gönülden gönüle akan bir muhabbet yaşarlardı.
Ticarette ve sosyal hayatta Resûlullah’ın karakterini yakından gözlemlemişti. Çok susmak, çok tefekkür demektir. Belki de o bu tefekkürleri her zaman yapardı. Bu yüzden risalet haberini duyduğunda, aslında tanıdığı hakikatin ilan edildiğini fark etmişti.
Hz. Osman: (İffet ve Hayâ Sahibi)
Genç yaşlarından itibaren edep ve hayâ sahibi bir karaktere sahipti. Zekâsı ve nezaketiyle temayüz etmiş biriydi. Peygamberimiz önceden de onu sever ve takdir ederdi.
İffetli ve ince ruhlu kişiliği sebebiyle önce kızı Rukiyye ile evlendirdi. Onun vefatından sonra da diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Rivayetlere göre Resûlullah, “Bir kızım daha olsaydı onu da Osman’a verirdim” buyurmuştur. Bu söz, ona duyulan güvenin ve sevginin göstergesidir.
Hz. Ömer: (Düzen ve Adalet Arayışı)
Gençliğinde toplum düzeni onun için çok önemliydi. Güçlü mizacı ve sert tavrı, düzenin ve adaletin tehdit edilmesine karşıydı.
İlk etapta nübüvvete karşı çıkmasının arkasında da mevcut yapının dağılacağı, iç karışıklık çıkacağı ve adaletsizliğin yayılacağı endişesi vardı. Fakat sonrasında yaptığı tefekkürler ile hakikatin ve asıl düzenin kaynağını idrak ettiğinde, aynı kararlılığı bu kez İslam’ın adaletini korumak için kullandı.
Hz. Hamza: (İzzetin İmana Açılması)
Hz. Hamza, cesareti ve mertliğiyle biliniyordu. Resûlullah’ın amcası olmasına rağmen yaşları birbirine yakındı. Üstelik süt kardeşiydiler ve birlikte büyümüşlerdi.
Onun imanı, bir tebliğ meclisinde değil; izzet refleksiyle açıldı. Çocukluğundan beri bildiği bir insanın, hakikatteki haline muhalif olarak, aşağılanmasını haksız buldu ve vicdanen tahammül edemedi. Bu şekilde oluşan bir tepki sayesinde, (yaptığı itirazları kendide tefekkür ederek) idrak kapısı açıldı ve iman edenlerden oldu.
Abbas bin Abdülmuttalib: (Sessiz Dengeyle İman)
Resûlullah’tan büyüktü ve ticaretle uğraşan, sözü geçen biriydi. Aile bağlarını iyi koruyan ve sosyal dengeleri gözeten bir mizacı vardı.
O da Peygamberimizi her zaman korudu. Nübüvvetten sonra uzun süre imanını açıkça ilan etmedi. Bu yönüyle, Mekke’de açıkça görünmeyen fakat sessiz destek veren bir zümrenin varlığına işaret eder.
Ebu Leheb: (Menfaat ile Direnç)
Katı bir putperestti. Malı, itibarı ve sosyal gücü vardı. Üstelik içinde bulunduğu düzenin devamı kendi menfaatineydi.
Komşu olmalarına ve sık görüşmelerine rağmen aralarında bir etkilenme oluşmadı. Risalet geldikten sonra ise, karısı Ümmü Cemil ile en açık ve sert düşmanlardan birileri oldular. Onların tavrı, hakikat karşısında menfaatin nasıl direnç oluşturabildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
Ebu Cehil: (Kabilecilik Duygusu ile Direnç)
Resûlullah’ın doğruluğunu ve "el-Emin" olduğunu inkâr etmiyordu. Fakat Resûlullah ile farklı bir kabiledendi ve kendi kabilesine karşı bir milliyetçilik damarı vardı.
Böylece onun direnişi “Haşimoğulları’ndan peygamber çıkarsa biz ne olacağız?” diyerek kabile rekabeti ve üstünlük duygusuyla oluştu.
Diğerleri: (Farklı Karakterler ve Haller)
Mekke halkında Onu (a.s.m.), Abdülmuttalib’in torunu ve Kureyş’in güvenilir insanlarından biri olarak tanırlardı. Bundan dolayı itibar gösterirlerdi. Dolayısı ile putlardan, içkiden ve ahlâksız davranışlardan uzak durmasına saygı duyarlardı. O dönemde bu tavrı konusunda ne onu zorladılar, ne de alaya aldılar.
“el-Emin” lakabı da birkaç kişinin yakıştırdığı bir unvan değildi. Bu lakap, çevresindeki birçok insanın yıllar boyunca gözlemlediği bir karakterin toplum dilinde ifadesi hâline gelmişti.
Genel Değerlendirme
Aynı şehirde, aynı çağda, aynı insanın etrafında bulunan bu farklı karakterler; risalete de farklı tepkiler verdiler.
Bu yönüyle Resûlullah’ın çevresi, aslında insanlığın bir aynasıdır. Çevresindeki her bir isim, aynı hakikat karşısında insanın nasıl farklı tavırlar alabileceğini örnekler. Ve bu noktada her birimiz şu soruyu kendimize sorabiliriz:
Bugünkü karakterlerimiz ile, aynı hakikat ile bizler karşılaşmış olsaydık, nasıl tepkiler verirdik?
