Peygamber Efendimiz (a.s.m.) doğduğunda dedesi Abdülmuttalib ona "Muhammed" ismini verdi. “Muhammed” ismi Arapçada çok övülen, övgüye layık anlamına gelir. Rivayetlerde Amine annemizin bu ismi rüyasında gördüğü de bildirilmiştir. Böyle bir rüyayı da elbetteki kayınbabası Abdülmuttalib'e anlatmıştır.
O zamanlarda Kureyş aileleri, çocuklarına sürekli atalarının isimlerini verirlerdi. Bu isimler de çoğunlukla sertlik manalar içerirdi. O zamana kadar da Kureyş'ten hiç kimse çocuğuna bu ismi vermemişti. Üstelik bu isim yumuşaklılık da çağırıştırıyordu. Yani Kureyş geleneğinin dışında bir davranıştı. Aslında nadir de olsa, daha önce başka kabilelerden bu ismi çocuklarına verenler vardı. İlginçtir, onlar da belki evlatları beklenen peygamber olur ümidi ile vermişlerdi. Böyle olunca, Kureyş akrabaları Abdülmuttalib'e "bu ismi neden verdiğini" sordular. O da şöyle cevap verdi:
- Gökte Allah, yerde insanlar onu övsün diye.
Sütanneye Veriliş
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) -rivayetler üzerinden çoğunluk kabul ile- Hicri 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan önce, Miladi 20 Nisan 571 tarihinde dünyaya geldi. Her yıl ilkbahar ve yaz başı dönemlerinde çevre köylerden topluca aileler gelirdi. Bu aileler içerisinde yeni doğum yapmış ve emzirme döneminde olan anneler de bulunurdu. Mekke'ye henüz yaz sıcaklığının şiddeti çökmemişken, bu aileler çocuklarını emanet edecek Mekke'li aileler ile buluşurlar ve ücret karşılığı ile çocukları yanlarında götürerek yetiştirirlerdi.
Mekke'de bu adet haline gelmişti, çünkü;
- Mekke, Hicaz dağlarının batı tarafında ve denizden gelen neme açık, bir vadi arasında, rakımı düşük, hava sirkülasyonu az olduğu için yazlar çetin geçerdi.
- Kalabalık şehir ortamı olduğu için, çocukları sakin yetiştirmek zordu.
- Kültürler, diller ve lehçeler karışık olduğu için çocukların dil gelişimi de düzensiz olurdu.
Genel olarak süt annelerin geldiği bölgeler;
- Benî Sa‘d Yurdu, Hicaz dağlarının doğu tarafında çöle bakan, Taif bölgesinde, Mekke'ye 80-100 km mesafede, en tercih edilen bölgedir.
- Kinâne ve Huzeyl Çevresi, Mekke'ye 40-70 km mesafede, şehre yakın olduğu için kültürü ve dili daha karışıktır.
- Benî Esed ve Benî Temîm Yönü, Mekke'ye 120-200 km mesafede, ulaşımı zor, çöl hayatı daha serttir.
O sene, Benî Sa‘d yurdundaki aileler muhtemelen Mayıs ayının başında geldiler. Doğumundan henüz çok kısa bir zaman geçmiş ve annesi daha yeni kucağına almıştı. Ama Abdülmuttalib bu fırsatı kaçırmamak ve torununu (a.s.m.) bu beldeye emanet göndermek istiyordu. Çünkü;
- Asıl yurtları Mekke'ye göre rakımı daha yüksek, havası daha temiz ve serindir. Bolluk olmasa da daha iyi bir bitki örtüsü vardır. Açık arazide iyi rüzgar alır.
- Ulaşım yolu kolaydır. Anne isterse evladını görmek ve bağ kurmak için gidip gelmesi de kolaydır.
- Az ve sade yerleşimli bir köydür, kültür karışık değildir, dili fasih Arapça'dır.
- Mevsime bağlı olarak, hayvanları otlatmak için, belirli alanlara taşınarak yarıgöçebe bir yaşam sürerler. Asıl yurtlarında taştan bir evleri varsa da, mevsimsel gittikleri yerlerde çadırda kalırlardı. Bu alanlar da benzer özelliklidir.
- Sağlık ve ahlak kazandırmak için en güvenilen yerdir. Şehrin yoğun ve karmaşık putperest ritüellerinden uzaktır.
- Hayvancılık ile çok erken yaşta ilgilenmesi sağlandığı için, çocukların sorumluluk gelişimine katkı sağlanır.
Ne hikmetlidir ki; Peygamber Efendimiz (a.s.m.) yetim olduğu ve bakım ücreti düşük olacağı için kimse tarafından tercih edilmedi. Benî Sa‘d yurdundan gelen Halîme bint Ebû Züeyb ve ailesi de henüz bir çocuk bulamamıştı. En son Efendimizi (a.s.m.) görmüş, köye eli boş dönmemek için bakımı üstlenmeyi kabul etmişti. Onu (a.s.m.) dedesi teslim etti ve annesi de razı oldu.

Benî Sa‘d Yılları
Halîme annemiz, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) çok sevdi. Onu, kendi çocuklarından ayrı tutmadılar ve öz evlat gibi büyüttüler. Üstelik onun (a.s.m.) yanlarında bulunması sayesinde hem hayvancılıkta hem de geçim noktasında büyük bereket gördüler. İki yaşına kadar Benî Sa‘d yurdunda kaldı ve Mekke'ye tekrar götürdüler. Halîme annemizin ısrarı ile, çok kısa süre içerisinde Benî Sa‘d'e geri götürüldü. 4-5 yaşına kadar daha orda kaldı.
Benî Sa‘d yılları, onun kişiliğini ve nübüvvet öncesi terbiyesini şekillendiren en temel çocukluk safhasıdır. Kanaat, Doğruluk, Sabır üzerine kurulu köy hayatı ile ahlak kazandırıldı. Putlardan ve Kabe'de putlar için kesilen etleri yemekten uzak büyüdü. Şehirden uzak, doğa ile iç içe, sakin ve kanaatkâr bir çocukluk geçirdi. Benî Sa‘d’in fasih Arapçası, Efendimizin (a.s.m.) diline berraklık kazandırdı.
Köyde, her çocuk günlük işlere dahil edilerek büyütülür. O da hayvanlarla ilgilenmeye ve basit ev işlerine yardım etmiştir. Benî Sa‘d’de çocukların çoğu gibi, Efendimiz (a.s.m.) de koyun–keçi gütme işine katıldı. Çobanlık ona: sabır, dikkat, emanet bilinci, merhamet kazandırdı. Saatler süren yalnızlıklar susmaya alıştırır, düşünceye ve tefekküre zemin hazırlardı.
Efendimiz tabiatla iç içe oyunlar oynamıştır. Ama fıtraten aşırılığa kaçmaz, kavga etmezdi. 4-5 yaşlarında bir gün, çocuklar ile oyun oynarken, iki melek geldi ve Şakk-ı Sadr hadisesi yaşandı. Rivayetlerde: Melekler Efendimizi (a.s.m.) yere yatırır, Göğsünü yarar, Kalbini çıkarır, İçinden “kara bir parça” alırlar ve Kalbi temizleyip geri koyarlar. Bu olay, rivayetlerde maddî bir temizlik olarak anlatıldığı gibi; manevî bir korunma ve ilahî muhafaza olarak da yorumlanmıştır.
Diğer çocuklar korkup Halîme annemize koştu ve olayı anlattı. Halîme validemiz çok korkar ve Efendimizin (a.s.m.) başına bir şey geldiğini zanneder. Yanına vardığında gayet iyi durumda olduğunu görür, fakat artık endişelenmiştir. Onu (a.s.m.) Mekke'ye geri götürmeye karar verirler. Ve böylece annesine geri döner.
Mekke Çocukluk Dönemi
4-5 yaşlarındayken, artık tamamen Âmine validemize dönmüş ve hasret son bulmuştu. 6 yaşındayken, annesi Âmine bint Vehb ile birlikte Medine’ye (o zamanlar Yesrib) doğru yola çıktı. Amaçları; babası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmek, Medine’deki akrabalarla bağ kurmaktı. Bu yolculukta onlara Ümmü Eymen eşlik ediyordu.
Medine’de yaklaşık bir ay kaldıkları rivayet edilir. Efendimiz; Babasının hatırasına ilk kez bu yaşta temas etti ve ileride hicret edeceği toprakları henüz çocukken görmüş oldu. Ayrıca bu hicreti gayet sevinçle karşılayacak olan Medine'li akrabaları da onunla (a.s.m.) ilk bağı kurmuş oldu.
Dönüş yolunda, Mekke’ye daha yakın olan Ebva’da Âmine validemiz hastalandı ve vefat etti (yaklaşık m.576). Kabri de buradadır. Ümmü Eymen; Bu acı sahneye birebir şahit oldu, Efendimizi (a.s.m.) Mekke’ye sağ salim ulaştırdı ve daha sonra da hayatı boyunca ona bağlı kaldı. Efendimiz büyüdüğünde onun için; “Ümmü Eymen, annemden sonra annemdir.” buyurmuştur.
Hz. Peygamber’in annesi Âmine bint Vehb vefat ettikten sonra dedesi Abdülmuttalib yanında kaldı. Abdülmuttalib, torununu sıradan bir yetim gibi değil; Allah’ın kendisine emanet ettiği, ileride büyük bir vazifesi olacağını sezdiği bir çocuk gibi görürdü. Onu yanından ayırmaz, meclisinde en yakın yere oturturdu. Abdülmuttalib, Mekke’nin en saygın şahsiyetiydi. Zemzem’in ihyası ve Kâbe hizmetleri sebebiyle toplumda büyük itibarı vardı. Bu itibar, torununa da yansıyor; kimse ona kötü davranmaya cesaret edemiyordu. Kureyş ileri gelenleri Abdülmuttalib’in meclisine ve Kâbe’de kendisine ayrılan özel minderine yaklaşamazken, o mecliste rahat hareket ederdi.
"Fil Olayı" sonrası Abdülmuttalib'in kalbi putlardan daha çok uzaklaşmış, Allah'a daha çok yaklaşmıştı. Bu nedenle, artık idrak edebilecek yaşta olan torununa; putların değersizliğini, doğrudan Allah'a yönelmenin önemini, ahlaklı ve dürüst olmayı; kötü görüntüler oluşturan ve düzen bozan içki, kumar ve gayrı meşru ilişkiden uzak durmayı telkin ederek Efendimizi diri tutardı.
Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiğinde Abdülmuttalib de vefat etti (yaklaşık m.578). Vefat ederken torununu özellikle oğlu Ebu Tâlib’e emanet etti. Bu da gösterir ki Abdülmuttalib, torununun geleceğini dert edinen, bilinçli bir vasi idi.
Babası Abdullah ve amcası Ebu Tâlib aynı anneden doğmuştur. Bu durumda Ebu Tâlib, Resûlullah’a sadece bir yeğen gibi değil, öz kardeşinin emaneti gibi yaklaşıyordu. Maddî olarak güçlü değildi, ama şefkati ve himaye duygusu çok kuvvetliydi. Kureyş içinde sözü dinlenir ve gerektiğinde çatışmayı göze alabilen bir şahsiyetti. Nitekim Ebu Tâlib'de emanet bilinci o kadar yüksekti ki; çok ileride Resûlullah uğruna açlığı göze alacak, boykota katlanacak ve kendi çocuklarını ikinci plana atacaktı.
Amcası Ebu Talib ona çobanlık bilincini ve ticaret usullerini öğretti. Çeşitli ticaret seferlerinde yanında refakat bulundurarak tecrübe kazandırdı. Böylece Efendimiz evlenene kadar amcasının yanında geçimini sürdürmüş oldu.
