Ahsen-ül Amel
Ahsen-ül Amel

YASİN SURESİ 12 - (İMAM-İ MUBİN, KADER, HAKKA-L YAKİN)

Yasin Suresi 12. ayette “İmam-ı Mübin” ifadesi üzerinden Allah'ı tanımak, kader, ilme-l yakin, ayne-l yakin ve hakka-l yakin kavramlarını tefekkür.

Ayette geçen “imam-ı mübin” hakkında müfessirler genel olarak bunun Levh-i Mahfuz olduğuna hükmetmişlerdir. Bu da kader meselesine bir delil olarak görülmüştür. Çünkü Allah Teâlâ’nın olmuş ve olacak her şeyi kudreti ile takdir ettiği ve ilmiyle kuşattığı anlaşılmaktadır.

kader, levh-i mahfuz, imam-in mubin

Kader meselesi tarih boyunca Müslümanlar arasında en çok konuşulan meselelerden biri olmuştur. Günümüzde ise iletişim imkânlarının artmasıyla bu tartışmalar daha görünür hâle gelmiş, bazen de sertleşmiştir. Hâlbuki böylesine hassas bir konuda Müslümanların birbirine karşı daha yumuşak, kardeşçe ve ihtiyatlı olması gerekir.

Öncelikle biz Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat Müslümanlarınca “kader” imanın şartları içerisindedir, dolayısı ile içtihat alanının dışındadır. Yani Allah Teala, melekler, peygamberlerin, kitapların varlığı-yokluğu konusunda istişare ve içtihat yapılamayacağı, “yok o öyle değildi” denilip bir şeyler inkara kalkışılsa küfre götürebileceği gibi “kader” meselesinde de durum aynıdır. Ama bazı kardeşlerimizce imanın şartlarından değil ki, onlar içtihat yapabilmektedir.

Bu durumda ilk kavgaya sebep, biz Ehl-i Sünnet Müslümanların tavrından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlarda bu mesele imanın şartlarından olmadığı için inanmak ya da reddetmek onların nazarında kişiyi dinden çıkarmaz. Bu nedenle -normal şartlar altında- bizi tekfir etmezler, sert tepki vermezler, içtihat hatası olarak görürler. Ama bazılarımız onları tekfir ettiğinden, üstüne Müslümana yakışmayan bir üslupla onlara yaklaştığından; onlar da tepkisel olarak sertleşiyorlar. Hâlbuki kader “düzen”, kadersizlik de “düzensizlik” olduğundan, biz Ehl-i Sünnet Müslümanların kavgayı daha çok kızıştıracak, ortalığı daha çok karıştıracak tarzda yaklaşması kader inancımıza da ters düşmektedir. Mümin'e yumuşak olma hasleti gereği, daha uygun tarzda yaklaşabiliriz. Mesela;

Kadersizlik cihetiyle bakış:

  • Düzensizlik demektir,
  • Yarattıktan sonra, Allah'ın her şeyi kendi haline bıraktığını ve uzak olduğunu düşünmektir,
  • Sonucu elde etmek için asıl önemli olan esabtır (sebeplerdir),
  • Böylece kişiyi, sadece "ilme-l yakin" olarak Allah'ı tanımaya yaklaştırabilir.

Kader cihetiyle bakış:

  • Düzen demektir,
  • Yarattığı gibi, sonrasındaki her şeyin Allah’ın kudret ve iradesi altında gerçekleşmeye devam ettiği gösterir,
  • Sonucu elde etmek, Müsebbib-ül Esbap olan (sebepleri yaratan) Allah'ın elindedir,
  • Kişiyi "hakka-l yakin" olarak Allah'ı tanımaya kadar çıkartabilir.

Evet; kadersizlik bakışı olursa (bizim için) düzensizlik, karışıklık, ilimsizlik, hikmetsizlik ortaya çıkar. Bu düzensizlik bakışında ise ne Allah Teala tanınabilir, ne kul kendini tanıyabilir. İşte Allah Teala başta kendini tanıtmak ve kullarına ilim hikmet öğretmek için, ilmi ile kuşattığı şeyleri, yine kendisinin belirlediği bir düzen ve olaylar silsilesi belirleyip kullarını bu düzen içinde yaşatmasına “kader” diyoruz.

Böylece görülebiliyor ki; “kader” yaratılmış tüm akıl sahibi kullara, ilmin en üst mertebesini kazanmaya yol açmış oluyor. Yani biz kullar için ilmin üç mertebesi vardır. Bunlar da düşükten yükseğe şöyle tanımlanmıştır;

  • İlme-l yakin: Çok uzaktan sadece bir duman görmek ve orada bir ateş olduğunu düşünmektir. Aslında düşünen kişi, emin de değildir.
  • Ayne-l yakin: Az mesafe kalacak kadar yaklaşarak dumanla beraber, bir ışık da görmek ve bir ateş olduğuna daha da kanaat getirmektir. Fakat şüphe ihtimali, az da olsa vardır.
  • Hakka-l yakin: Tam olarak yaklaşıp; dumanı ve ateşi görmek, sıcaklığını hissetmek, is kokusunu almak, yanma çatırdamasını duymak vs... sayesinde ateşi yaşamak ve artık şüphe duymaya ihtimal bırakmayacak şekilde bilmektir.

Basit bir örnek olarak: Allah'ı Şafi ismi ile tanımamız ve bu ismi her yönü ile bilmemiz beklensin.

Kadersizlik ciheti ile bakılırsa; bir sebebini arayıp şifa bulanların yanında, görünürde bir sebep olmasa da bazılarının şifa bulması; bir çok sebep olmasına rağmen bazılarının şifa bulmaması karşısında (şüphelerden kurtulup) Allah'ın Şafi olduğunu düşünmek, ilme-l yakin'dir.

Kader ciheti ile bakılırsa; görünürde bir sebep olsun veya olmasın, Allah’ın takdir ettiği ve sebeplerini yarattığı kimse şifa buluyor ve bulmuş, hakkında karar belirtmediği ve ol demediği şifa bulamıyor ve bulamamış. İşte bu, Allah'ın Şafi olduğunu "hakka-l yakin" olarak bilmektir.

Bu nedenle de diyebiliriz ki; "kaderi reddeden Allah’ı tanımakta ilm-el yakin mertebesinden öteye gidemez. Ama kaderi kabul eden Allah’ı tanımaya hakk-al yakin’e kadar çıkabilir". İlm-el yakin'de ise ayağın kayma tehlikesi çoktur. Kişi bir anda kendini küfür, şirk veya yanlış itikat içerisinde bulabilir.

Daha önce de belirttiğim gibi; Allah Teala, Kuran’ı öyle bir tarzda göndermiş ki, iki zıt fikirdeki insanlar bile aynı ayetler üzerinde aradığını bulur. Mesela şu "kadersizlik ciheti ile" yapılmış bir yorumdur:

İblis “Ya Rabbi sen beni azdırdın” dedi, yani “kader” dedi ve (Haşa) suçu Allah’a attı, Allah’a iftira etti; böylece asi, yalancı ve lanetlenmiş oldu. Ama Hz. Adem “Ya Rabbi ben kendime zulmettim” dedi, yani bir nev'i kaderinin kendi elinde olduğunu görüp kendi eli ile cürüm işlediğini itiraf etti; böylece mümin ve Peygamberlerden oldu.

Ama "kader ciheti ile" yapılabilecek bir tefekkür de şudur:

İblis, Allah'ı ve sıfatlarını biliyor ama kadersizlik ciheti ile baktığı için onun bilgisi ilme-l yakin'dir. Rivayetlere göre; cinlerin ve hayvanların içleri o kadar karışık gelmiş ki; aralarında hikmet bulamadığı için sıkılıp içlerinden kaçmış ve odaklanmak için inzivaya çekilip ibadet-ilim-hikmet işleri ile ilgilenmiş. Hatta bıkmadan ilim arayan melekler, onun tefekkürlerinden de faydalanmak istemiş. Bu vesilelerle, kendisi de Allah katında yüksek bir makam düşünmüş ve “kadersizlik” cihetiyle yaptığının karşılığı olarak bu makamı beklemiş. Ama bakıyor ki; Allah hiç yoktan birini yaratıyor ve ne yapacağı henüz belli olmayan ona daha fazla önem veriyor. Ve işin sonunda kendi düşüncesi ile Allah’a karşı geldiğini farketmiş. İşte Allah'ın takdirine “kader” diyerek, tövbe edip teslim olacağı yerde (Haşa) “Ya Rabbi ben senin katında makam elde etmek için bunca çalıştığım halde, bu itimadı başkasına vermek için beni saptırdın” deyip, bir de üstüne fikrinde daha fazla inatlaştığı için lanetlenmiştir. Çünkü onun kibri sadece ateşten yaratıldığı için değil, daha ziyade öncesinde yaptıkları ve bu yaptıkları karşılığında asıl itimadı kendisinin beklediği, Allah'ın da buna (Haşa) zorunlu olduğunu düşündüğü içindir. Hatta, tüm insanı saptırma çabası ve Allah'tan süre istemesi İnsanoğlu'nun bu teveccühe değmediğini kendince ispat etmek içindir.

Hz. Adem de henüz daha yeni yaratıldığında bakıyor ki; hiçbir sebep olmadığı halde birçok isim biliyor, melekler ona secde ediyor, çok güzel bir cennet bahçesi içerisinde ve eşi ile yaşıyor. Belki, bu itimadı kendi meziyetleri sayesinde sanmış. Fakat "yeryüzünde bir halife" denilerek yaratıldığını duyduğu için, oradan çıkacağını ve yeryüzüne yerleştirileceğini anlamış. Bir de şeytanın verdiği vesvese ve fikir ile hareket edip, o ağaçtan yiyerek kendi eli ile bu durumunu koruyabileceğini düşünmüş. Ama işin sonunda anlıyor ki; "kazın ayağı hiç de öyle değil". Yani kul kendi meziyetleri ya da kendi yaptıkları ile değil, Allah ne dileyip karar verdiyse onu elde ediyor. Böylece “Ya Rabbim bu şeyleri kendimden sandım, kendi ellerimle devam ettirebileceğimi düşündüm ve bu fikirlerle nefsime zulmettim” diyerek önceki fikirlerinden tövbe etmiş; Allah’ın kaderine teslim olmuş, yer yüzüne inmeye razı olmuş ve müminlerden olmuştur. Yaşadığı bu "kader'î" tecrübe, Allah'ın bir çok sıfatını "hakka-l yakin" olarak tanımaya vesile olmuştur.

Melekler ise yaratılış karakterleri, milyonlarca yıllık Allah ile olan bağları, tecrübeleri ve tefekkürleri ile Allah'ı ve sıfatlarını bilmektedirler. Belki de; Hz. Adem yaratılana kadar bilgilerin çıkabildiği seviye ayne-l yakin'dir ve daha bilmedikleri nice hikmetler olduğunun henüz farkında değillerdir. Allah Teâla “(Hayır! daha bilemediniz) Yeryüzünde bir halife yaratacağım (ve o, Beni size yeteri kadar tanıttıracak).” şeklinde buyurduğunda Allah’a söylediklerini ayetin mealinden aynen yazıyorum;

Onlar, “Biz seni (milyonlarca yıldır) övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını (sıfatlarını) dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler.Bakara Suresi, 30

Aslında burada, Allah için yaptıklarını ve elde ettikleri ilmi kendi ellerinden ve yeterli görüp, (itiraz olarak değil) bu işin hikmetini öğrenmek için sormuşlardır. Rabbimiz de “Ben sizin bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim” şeklinde cevap vermiş ve onların milyonlarca yıllık tecrübelerine rağmen, henüz yeni yaratılmış Hz. Adem'in sahip olduğu ilme şahit olmalarını sağlamıştır. İşin sonunda melekler de kadere teslim olmuş ve, Hz. Adem (as) gibi, bilgileri hakka-al yakin mertebesine ulaşmıştır.

O halde hem bu hakikati göstermek, hem de yukarıda yazdığım bunca gaybi meselelerdeki yanlışlarımdan Allah’a sığınmak için; meleklerin tövbesi ile bitireyim.

Allahümme Subhaneke, la ilme lena illa ma allemtena, inneke ent-el Âlim-ul Hakim.Bakara Suresi, 32

Buradaki;

  1. Subhaneke: Allah Teâla'nın boş, gereksiz veya zararlı bir iş yapmadığını bildirmek ve Allah'ı tenzih etmek içindir. Çünkü Allah noksanlıktan münezzehtir.
  2. La ilme lena illa ma allemtena: İlk yaratıldıklarından beri geçen milyonlarca yılda kendi çalıştıkları ile değil, ancak Allah'ın onlara verdiği kadar ilim kazandıklarını itiraf etmişler ve "kader"e iman etmişlerdir.
  3. İnneke ent-el Âlim-ul Hakim: Zaten önceden de Allah'ın Âlim ve Hakim olduğunu bilip zikrediyorlardır. Fakat ayetin bu kısmının lafzı ve grameri, o kadar "kesinlik üzerine bir kesinlik" ile söylenmiş ki; lafız büyük bir hayret, teslimiyet ve yakîn halini almış. Demek önceden ayne-l yakin bildikleri için, ama o olayı maddi-manevi yaşayıp her yönden tecrübe ettiklerinden ve hakk-al yakin olarak kavramanın heyecanı ile "Gerçekten ve kesin olarak, Sensin" şeklinde tekrardan söylemişlerdir.

Üstelik meleklere verilen tüm şahitlik vazifesiyle; Levh-i Mahfuz’da yazılanların insan üzerinde bir-bir gerçekleşmesine, Allah’ın ilminin ve takdirinin hiç şaşmamasına şahit olmaları da, tüm hakikatleri adeta “hakka-l yakin” derecesinde müşahede etmelerine vesile olmaktadır.