Ahsen-ül Amel
Ahsen-ül Amel

MÜSLÜMAN ve "TERÖRİST" ETİKETİ

Müslümanlar “terörist” etiketiyle genellenmekten nasıl kurtulur? Bu yazı, şiddeti reddederken kardeşliği korumanın mümkün olup olmadığını sorguluyor.

Geçmişte Müslümanlar zaman zaman “barbarlık” gibi ithamlarla anılmıştı. Günümüzde ise benzer şekilde “terör” kavramı üzerinden bir algı oluşturulduğu görülmektedir. Özellikle bazı şiddet eylemleri üzerinden, bu fiilleri işleyen kişilerle sınırlı kalmayıp, tüm Müslümanları kapsayacak bir etiketleme yapılmaya çalışılması dikkat çekmektedir.

Bu durum, hem dışarıdan oluşan algıyı derinleştirmekte hem de maalesef zaman zaman Müslümanların kendi aralarında dahi birbirlerini benzer ithamlarla suçlamalarına sebep olmaktadır. Böylece sorun çözülmek yerine daha da büyümekte, kardeşlik bağı zedelenmektedir.

Şüphesiz ki din adına hareket ettiğini iddia ederek şiddet içeren ve masumlara zarar veren eylemler gerçekleştiren kimseler bulunmaktadır. Bu eylemler İslam’ın adalet ve rahmet anlayışıyla açıkça çelişmektedir ve reddedilmelidir. Ancak bu tür eylemler üzerinden bütün Müslümanları kapsayan genellemeler yapmak da ayrı bir haksızlıktır.

ayın evreleri ve kanlı ay tutulması

Bu mesele oldukça hassas ve çok yönlüdür. Atılacak hatalı adımlar ve yanlış cümleler, telafisi zor ayrılıklara sebep olabilir. Özellikle Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağının zarar görmesi, meseleyi daha da önemli hale getirmektedir. Bu nedenle burada kesin hükümler vermekten ziyade, daha ihtiyatlı ve kuşatıcı bir yaklaşımın mümkün olup olmadığını düşünmek gerekmektedir. Din adına hareket ettiğini söyleyen ancak ciddi hatalar yapan kimseler hakkında konuşurken kullanılan dil son derece önemlidir. Bu kişileri toptan etiketlemek yerine, yaptıkları fiilleri açıkça yanlış görmekle birlikte, onları “İslam’ın ölçülerine aykırı davranan Müslümanlar” olarak değerlendirmek daha isabetli olabilir.

Bu yaklaşım, yapılan hatayı meşrulaştırmak anlamına gelmez. Aksine hem hatayı net bir şekilde ortaya koymayı hem de Müslümanlar arasındaki bağı tamamen koparmamayı hedefler.

Şiddet, masum canlara zarar vermek ve toplum düzenini bozmak İslam’da asla tasvip edilemez. Bu tür eylemler açıkça yanlıştır ve karşı durulması gerekir. Ancak bu karşı duruş yapılırken, kullanılan dilin genelleyici ve dışlayıcı olmaması da önemlidir.

Çünkü bir yanlışı düzeltmeye çalışırken, daha büyük bir kırılmaya sebep olmak; hatayı azaltmak yerine çoğaltabilir. Bu sebeple hem hakikati söyleyen hem de bağı koparmayan bir üslup gözetilmelidir.

Bu noktada İslam’ın temel prensiplerinden olan “emr-i bil maruf, nehyi anil münker” ölçüsü devreye girer. Yani doğru olan desteklenmeli, yanlış olan ise hikmetli bir şekilde engellenmeye çalışılmalıdır. Bu yapılırken adalet, ölçü ve sorumluluk bilinci esas alınmalıdır.

Gerekli durumlarda, toplum düzenini korumak adına yetkili mercilerin müdahalesi de kaçınılmaz olabilir. Ancak bu müdahalelerin adalet ve hukuk çerçevesinde olması büyük önem taşır.

Tarih boyunca yaşanan bazı ihtilaflar, Müslümanlar arasında derin ayrılıklara yol açmıştır. Bu olaylar, hataların nasıl büyüyebileceğini gösterdiği gibi; ihtiyatlı bir dilin ve dengeli yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu da hatırlatmaktadır.

Bu sebeple bugün, geçmişten ders alarak daha dikkatli, daha kuşatıcı ve daha sorumlu bir dil kullanmak gerekmektedir. Böylece tüm müslümanları genel "terörist" etiketi altında birleştiren algılara kapılar açmamalıyız.

Sonuç olarak; bizler adaleti, merhameti ve ölçüyü birlikte emreden bir dinin mensuplarıyız. Peygamber Efendimiz’in (sas) “Hırsızlık yapan, kızım Fatıma da olsa, elini keserim” beyanı, adaletin kimseye göre değişmeyeceğini en açık şekilde ortaya koymaktadır. Böylece kimden gelirse gelsin, zulüm ve şiddet asla mazur görülemez; gerektiğinde adalet çerçevesinde karşılığı da verilir. Hatta anlaşıldığı üzere, kardeşliği parçalamamak için, Müslümanlar arasından yetkili bir mercinin ilk karşılık vermesi ve bu mercinin diğer müslümanlarca kardeşlik ile desteklenmesi gerektiği anlaşılır.

Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir incelik vardır: (haşa) böyle bir suç gerçekten gerçekleşmiş ve o ceza adalet için uygulanmış olsaydı bile, Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) kendi evladını evlatlıktan reddetmesi söz konusu olmazdı. Çünkü adalet, bağı koparmak değil; haddi aşanı durdurmak içindir.

İşte bu ölçüyle bakıldığında; hatalı, hatta çok ağır neticeler doğuran fiiller işleyen kimselerin yanlışlarına karşı durmak ayrı, onları tamamen dışlamak ayrıdır. Bizler, adaleti titizlikle gözetirken; mümkün olduğu ölçüde kardeşlik bağını da koparmamaya çalışan bir dengeyi gözetmek durumundayız. Zira asıl hedef, ayrılığı derinleştirmek değil; mümkünse ıslaha kapı aralamaktır.