Yaşadığımız toplumlarda her şey belirli bir düzen içinde akarken, her birey de kendisini sözleriyle, duruşuyla ve iddialarıyla tanıtır. Ancak bazen öyle olaylar yaşanır ki, bu olaylara verilen tepkiler; bireylerin kendilerini ifade ettikleri şeylerle ne kadar tutarlı olduklarını açığa çıkarır.
Bu noktada yaşanan şey basit bir ayrılık değil, bir ayrışmadır. Çünkü ortada henüz iyi ile kötünün, doğru ile yalanın net biçimde ayırt edilmediği bir zemin varken; yaşanan o hadise, kimin sözünde samimi olduğunu, kimin sadece söylemde kaldığını ortaya çıkarır. Günümüzde bu tür hadiseler için teknik ve somut bir ifade kullanılmaktadır: “Turnusol kâğıdı vazifesi görmek”
Kimyada bir kimyasal, kendi başına ne olduğu hakkında belirli bir renk vermez; ancak turnusol kâğıdı ile temas ettiğinde hemen onu ele veren bir renk oluşur ve o kimyasalın asidik mi, bazik mi olduğu ortaya çıkar. Günlük hayatta “turnusol kâğıdı olaylar” denildiğinde kastedilen de budur: İnsanların belirli bir renk vermeden ne söylediklerini değil, bir olay karşısında nasıl bir tepki verip neye dönüştüklerini gösteren anlardır.
Benim Beyyine Sûresi’nin ilk ayetleri üzerine yaptığım tefekkür de tam olarak buraya işaret ediyor. Peygamber Efendimizin gelişi ve vahyin inmeye başlaması, içinde bulunulan toplumu bir anda “iyi–kötü”, “mü’min–kâfir” diye ikiye ayırmamıştı. Aksine; herkesin kendi iddiasıyla, kendi niyetiyle yüzleştiği bir eşik oluşturmuştu. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “apaçık delil (beyyine)” geldikten sonra yaşanan ayrışma, hakikatin değil; insanların hakikat karşısındaki duruşlarının açığa çıkmasıydı. Beyyine, işte bu yönüyle bir hüküm değil; bir ifşa sûresidir.
"Kitap ehlinden inkâr edenler ile Allah'a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ayrılacak değillerdi. Bu delil, tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir. O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır. Kendilerine kitap verilenler de, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrıldılar."Beyyine Suresi, 1-4
Peygamberlik ve vahiy gelmeden önce, Mekke toplumunda keskin çizgilerle ayrılmış saflaşmalar yoktu. Hakikat henüz herkesin kendisini tarttığı bir ölçü hâline gelmemişti. Müşrikler arasında dahi, kendilerine anlatılanı hakikat zanneden; hakikate samimiyetle bağlanmak isteyen fakat cehaleti sebebiyle yanlışta duran kimseler vardı. Aynı ortamda, hakikati önceleyen bir derdi olmadığı hâlde; kendi kanaatini bu samimi ama cahil kesime “hakikat” diye sunan, böylece gerçeğin üzerini örten kimseler de bulunuyordu. İlginç olan şuydu ki, bu iki kesim çoğu zaman benzer şeyleri söylüyor, benzer davranışlar sergiliyor, hatta aynı iddiaları dillendiriyordu.
Benzer bir tablo Ehl-i Kitap olarak bilinen Yahudi ve Hristiyan topluluklar için de geçerliydi. Onların içinde de, kendilerine ulaşan bilgiyle yetinen; geleneği hakikatle özdeşleştiren samimi insanlar olduğu gibi, bilgiyi bir üstünlük ve tahakküm aracına dönüştüren, hakikati korumaktan çok onu kontrol etmeye çalışan kimseler de vardı. Görünürde hepsi “doğruya bağlılık” iddiası taşıyor; fakat bu bağlılığın ölçüsü, hakikat değil, alışkanlık ve çıkar oluyordu.
Bunların dışında, ne bütünüyle bu yapılar içinde olan ne de onlara açıkça karşı duran; hakikati arayan fakat çoğu zaman sessiz kalan kimseler de mevcuttu. Arayışları vardı, fakat bu arayış çoğu zaman karışmamayı, tarafsız kalmayı ya da mevcut düzene temas etmemeyi tercih ediyordu. Hatta sayıları az da olsa Hanîfler bulunuyordu; ancak onların bile bazı yönlerden diğerlerine benzeyen tarafları vardı.
Yani toplumda, farklı isimler ve aidiyetler olsa da, hakikat karşısındaki netlik henüz ortaya çıkmamıştı. Ve bütün bu kesimleri bir arada tutan ortak bir söylem ve tutum vardı:
- “Bir yaratıcıya inaniyoruz.”
- “Fakat doğruya en yakın olan biziz.”
- “Toplum düzenini ve faydasını düşünüyoruz.”
- “Samimiyiz ve bozgunculuğa karşıyız.”
- “İnsanlara bilgi ve ahlak kazandırmaya çalışıyoruz.”
Bu iddialar dolaşımdayken, söz ile niyet arasındaki mesafe ölçülemiyordu. Kim gerçekten hakikatin peşindeydi, kim hakikati kendi lehine büküyordu; ayırt etmek kolay değildi. Bu sebeple de toplumda belirgin bir ayrışma yaşanmıyordu. Ne zaman ki Peygamber Efendimizin nübüvveti ve vahiy inmeye başladı, işte o zaman bu benzerlik dağıldı. Hakikat artık sadece konuşulan bir kavram değil; hayata temas eden bir ölçü hâline geldi.
Hakikat arayışında samimi olanlar, tereddüt etmeden bu çağrıya yöneldi. Kimisi bu karışıklık arasında doğruyu aradı ve bulması uzun sürdü. Buna karşılık, bir kısmı hakikat karşısında "umursamaz" kaldı ve hakikati örtenler —Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “keferu”— bu defa sadece uzak durmakla kalmadı; açık bir düşmanlığa yöneldi.

Beyyine Sûresi’nin işaret ettiği ayrışma tam olarak buydu: Hakikatin gelmesiyle ortaya çıkan bir bölünme değil; hakikat geldikten sonra, kimin neyi savunduğunun açığa çıkması.
Beyyine’de anlatılan ayrışma, sadece inkâr edenlerle iman edenler arasındaki bir saflaşmayı haber vermez; aynı zamanda hakikat karşısındaki samimiyetin görünür hâle gelmesini de gösterir. Eğer “apaçık delil” insanın hakikatle ilişkisini açığa çıkarıyorsa, bugün de bazı hadiseler bizim kardeşlik anlayışımızı açığa çıkarmaktadır. Çünkü kardeşlik de çoğu zaman sözle ifade edilir; fakat asıl rengi, bir olayın temas anında ortaya çıkar.
Bir Müslüman, “Biz kardeşiz” diyebilir. Aynı kıbleye yöneldiğini, aynı kitaba iman ettiğini, aynı Peygamber’e ümmet olduğunu söyleyebilir. Ancak iyi ya da kötü bir hadise, kendisinden farklı bir cemaatin, tarikatın ya da mezhebin mensuplarının başına geldiğinde; kullanılan dil bir anda değişebilmektedir.
Acı karşısında merhamet yerine mesafe, zulüm karşısında adalet yerine soğukluk görülebilmektedir. O an ortaya çıkan tavır, kardeşlik iddiasının ne kadar derin olduğunu gösteren bir turnusol hâline gelir.
Bazen de mesele aidiyet üzerinden sertleşir. Farklı bir milletten olan Müslümanlar söz konusu olduğunda, tarihî kırgınlıklar ya da toplumsal hafıza devreye girer. Geçmişte yaşanan hadiseler bugünün kardeşliğinin önüne geçer. Oysa iman bağı, soy ve tarih bağından daha güçlü bir bağ olarak tarif edilirken; bir olay anında dilimizin ve kalbimizin sertleşmesi, bizi kendi sözümüzle yüzleştirir. Hakikatle bağımız mı daha güçlüdür, yoksa aidiyetle kurduğumuz sınırlar mı?
Daha da çarpıcı olanı şudur: Müslüman bir topluluk haksızlığa uğradığında, zulme maruz kaldığında, “Onlar bizden değil” düşüncesiyle eylemsiz kalınabilmektedir. Oysa kardeşlik sadece aynı safta namaz kılmak değil; haksızlık karşısında saf tutabilmektir.
Dolayısıyla Beyyine Sûresi’nin anlattığı ayrışma, sadece tarihte yaşanmış bir hadise değildir. Allah’ın aynı adeti, bugün de farklı olaylar üzerinden işlemeye devam etmektedir. Başımıza gelen birçok hadise; niyetlerimizi, kardeşlik iddialarımızı ve hakikatle kurduğumuz ilişkiyi açığa çıkaran birer turnusol vazifesi görmektedir.
Bu sebeple mesele, nasıl göründüğümüzden çok; hangi olayda, hangi tavrı aldığımızdır. Hakikatle temas anında dilimiz mi değişiyor, kalbimiz mi? Aidiyetlerimiz mi öne çıkıyor, yoksa iman kardeşliği mi?
Hepimizin dilinde olan “kardeş olalım” temennisi, ancak bu sorularla yüzleştiğimiz ölçüde gerçeklik kazanacaktır. Çünkü kardeşlik çoğu zaman sözle başlar; fakat asıl rengi bir olayın temas anında ortaya çıkar. İnşallah kardeşliği söylemde değil, tavırda yaşayanlardan oluruz.

Yorum Gönder